İnsanoğlu hırslarının ardından koşarken yoruluyor.
Bazen intikamla örülü dünyasında kendini kaybediyor.
Hayallerine ulaşamadığında dünyası yıkılıyor.
Çok defa ruhsal ve zihinsel girdaplarda debelenip duruyor.
Öfke tatlı… Kin cezbedici… Konfor rehavet verici… İntikam duygusu bir çeşit büyü…
Ama bütün bunlar, bir o kadar da yıpratıcı…
Ve insan; bir hamal gibi tüm bu ağırlıkların, ağırlık olduğunun farkında değil…
O nedenle değişmek ve farklı olmak aklına gelmiyor.
Hayatın bir mücadele alanı olduğu inkâr edilemez bir olgudur.
Oysa insanoğlu; söz konusu mücadeleyi çıkmaz sokaklarda sürdürmeyi tercih ediyor.
Üstelik hamal gibi taşıdığı onca yükle birlikte…
Henüz ruhsal ve zihinsel arınmayı, tazelenmeyi akledebilmiş değil…
Gurur batağının kısır dünyasında yukarılara çıkmayı düşlüyor.
O gurur ki; bu güne kadar kimseleri bir yerlere taşımış değil…
Bundan sonra da taşımayacak…
Belli ki; sürekli başkalarını suçlayarak, iç dünyasında vuku bulan isyanı bastırmaya çalışıyor.
Ancak bastıramıyor. Zira o isyan dalgaları bir yerlerden yol bulup hayatı zindan ediyor.
Başkalarını suçlayarak yaşamak çok kolaydır.
Aynı zamanda büyük bir emek ister.
Buna rağmen tüm bu emekler, boşa gitmek zorundadır.
Bu durumda yapılacak yegâne iş, olaya kendinden başlamaktır.
Kendinden… Özünden…
Halbu ki; bu güne kadar biz ne yaptık?
Kendimizle yüzleşme cesareti göstermek yerine…
Başkalarının gözünü oyma peşine takıldık.
Bazen oyduk, bazen oyamadık.
Sonuçta kaybeden hep biz olduk.
Sonra da oturup; “Ben neden mutlu olamıyorum?” sorusuyla baş başa kaldık.
Soru güzeldi… Ancak bu sorunun beynimizi kışkırtmasına müsaade etmedik.
Çünkü kırmızı çizgilerimiz vardı.
Etrafımıza özenle ördüğümüz kalın duvarlarımız mevcuttu.
Ya da beyin damarlarımızın içinde geçit vermeyen barikatlar…
Mevlana Hazretleri der ki; “Sen kendini biliyorsan, kendini bilmezlerin söyledikleri anlamsızdır. Unutma; gereksiz eleştiri sadece gizli hayranlıktır.”
Etrafındaki birçok insan eğer kötüyse…
Sendeki durum ne peki?
Başkalarıyla oyalanmaktan, kendinle hesaplaşmaya zaman bulabildin mi?
Sen neysen, başkalarının sana olan yaklaşımı da odur.
Üzümün çöpü ve armudun sapıyla beyhude saatler geçirdiysen…
Yani kendini değiştiremediysen…
Hayat sana ne verebilir ki?
Hayal kırıklıklarından başka…
Hayatın akıp giden hay huyu arasında kendini emniyet şeridine çekip, iç dünyanı dinleyebildin mi?
Kendine fırsat tanıdın mı?
Başkalarına karşı kazandığın görece bir galibiyet, huzur verdi mi?
Vermediyse, sürekli aynı yoldan gelip gitmek niye?
Bunun, ördüğün bir kazağı bozup bozup yeniden yapmaktan ne farkı var?
Değişmiyor musun? Değişmeyecek misin?
O zaman sana yaşadığın hayattan önemli bir mesaj var:
“Sana ömür boyu mutsuzluklar…”
HOŞÇAKALIN
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Zekeriye Bey, Yazında, “Bunun, ördüğün bir kazağı bozup bozup yeniden yapmaktan ne farkı var?” demişsin. ‘bozup’ kelimesini bir defa kullansaydın yazın mükemmel olurdu. Ayrıca yazının en sonundaki “HOŞÇAKALIN’ kelimesini neden büyük harflerle yazıyorsun. Sadece ‘H’yi büyük yazarsan çok güzel olur. Böyle yanlışları yapman yanlış oluyor. Saygılar.
Feyzi Bey; Ali okulundan mezun olduğum için öyle yazdım. Böyle şeylerle sıkma canını… İşimize bakalım.